KANDIRMAK VE ALDATMAK!

Abone Ol

Türk Milleti adına soruyorum; özelleştirmedikleri, satmadıkları, yabancılaştırmadıkları, yandaşlarına peşkeş çekmedikleri ve kapatmadıkları hangi kurum kaldı? Bugün her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün doktoru olan Refik Saydam’ın kurduğu ve BCG, Kuduz, Çiçek, Tifüs, Boğmaca ve Grip gibi çeşitli hastalıklara karşı aşılar ve serum üreten, hatta bu konuda Çin’e dahi yardım gönderen Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün bile kapısına kilit vurdular. Çağdaş ülkeler ise bu tip bilimsel kurumlarını korudular, büyüttüler, yoksa da kurdular. 

Allah aşkına tek bir konu gösterin ki; iktidar yanılmamış, aldatılmamış ve Türk Milleti’ni yanıltmamış ve aldatmamış olsun. Daha geçen gün TÜİK eski başkanı Birol Aydemir; “Veriler benden önce Albayrak'a gitti ve yıllarca rakamlarla oynadılar” diyor. Yani “Kurumun yayınladığı enflasyon ve işsizlik gibi rakamlar doğru değildi, sizi kandırdık ve aldattık” demek istiyor. 

Hesap Vermeyi Gerektirir!

Bu doğruysa yargı önünde hesap vermeyi gerektirir. Evrakta sahtecilik, kamunun kandırılması ve aldatılması suçlarını oluşturur. Hemen Cumhuriyet Savcılarının soruşturma açması lazım ama açamazlar! Soruşturma açılsa bile yasak savmak ve hukuken üzerini örtmek için olur! Adamı FETÖ’den içeri atarlar! Bugün hukukun da adaletin de önündeki en büyük engel siyasi iktidardır. 

Bu yüzden Türkiye’de bu iktidar döneminde hukuk reformu yapılamaz. Hukuk reformu yapılamıyorsa, ekonomi reformu da yapılamaz demektir. Ancak iç ve dış kamuoyu için reformun kandırmaya ve aldatmaya yönelik muhabbeti yapılabilir ve yapılıyor da. Buna dışarıda kanacak ve aldanacak kimse kalmadı. İçeride ise devletin gücü ve bu gücün Türkiye’nin çıkarları ve güvenliği aleyhine borazanlığını yapan medya ile bir süre daha bu kandırmaca devam ettirilebilir ama onun da sonu geliyor.

Geldiklerinde PKK, FETÖ, IŞİD Terörü Yoktu!

İktidar, yönetime geldikleri 2002’den bu yana önce yavaş yavaş ürkütmeden, daha sonra koşar adım ülkemizi mahvetti. Daha gelir gelmez ABD ile savaşa girmek için Mehmetçiğin kanı üzerinden “at pazarlığına” giriştiler. Suriye’de taşeronluk yaptılar, radikal İslami örgütlerle içli dışlı oldular, Libya’da vefasızlık yaptılar ve tüm dünyayı Türkiye’ye düşman ettiler. Akıl dışı politikalarla ve hesap verilmesi mümkün olmayan idari kararları ile ekonomimizi iflas ettirdiler. Geldiklerinde ne PKK ne FETÖ ne de IŞİD terörü vardı!

İktidar Tunus'a 5 milyon dolar hibe etmek için kime sordu? Somali'nin IMF borcunu ödemek için TBMM’den yetki aldı mı? Yandaş müteahhitlerin vergi borcunu silerken, ekmeğin KDV’si yerine -iktidarın borazanlığını yapıyor ve halkı iktidarın lehine kandırıyor ve aldatıyor diye- piyangodaki KDV'yi sıfırlarken kimden icazet aldı? İktidarın kafasında tüy bitmemiş yetimin ve öksüzün hakkını çağdışı ideolojisi ve siyasi ikbali için çarçur etmeye hakkı ve yetkisi var mı?

Demokrasi hesap verilebilirlik ve şeffaf olabilmek demektir. İktidar ne hesap verebilir durumda ne de şeffaf! Kapalı kapılar ardında Türkiye’nin çıkarlarını ve güvenliğini yok sayarken kendi çıkarları ve siyasi ikbalini esas alan işler çeviriyor.

Türkiye Koşar Adım Ortaçağa Gidiyor!

Yaklaşık olarak 805 yıl önce İngiltere’de imzalanan (1215) ve anayasacılık anlamında en eski metin olarak da kabul edilen Magna Carta Libertatum  (Büyük Özgürlük Fermanı) ile kralın keyfi yönetimine son verilmeye çalışılmış ve genel olarak vergi toplama ve harcama yetkisinin krala değil, parlamentoya ait olduğu, insanların keyfi olarak cezalandırılamayacağı, adaletin satılamaz ve geciktirilemez olduğu sözleşme altına alınmıştır. Bugün Türkiye, bu iktidarın yönetiminde o zamanının bile gerisine düşmüştür.

Dün (12 Aralık 2020) Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, Samsun’da bir eline “iş” diğer eline de “aş” yazarak intihar eden yurttaşa ilişkin muhalefetin sorularını duymazdan geldi ve “Türkiye’de yoksulluk, özellikle aşırı yoksulluk sorun olmaktan çıktı” dedi! Emin olun, Mars’ta yaşıyor olsanız bile söylenebilecek sözler değil bunlar! Türkiye’de insanlar perişan! Halkımız küresel değeri 20 Amerikan senti olan ekmeğe bile muhtaç ve bizzat iktidar ortağı tarafından askıda ekmek kampanyası başlatıldı. İktidar maalesef artık gerçeklikle bağını tamamen koparmış durumda!

Allah’ın İşine Karışılmaz! 

İktidarın en son numarası Diyanet aracılığı ile edilen yağmur duaları! Ama yine şark kurnazlığı şeklinde! Yani hava raporları yağmur yağacağını bildirdiği halde! Yani yine halkı kandırmaya ve aldatmaya yönelik! Yerseniz tabii ki!

Halbuki betonlaşmanın önünü iyice açarak, yeşil alanlarımızı ve ormanlarımızı tahrip ederek, altın madenleri ve HES’lerle doğal çevremizi ve ekolojik sistemimizi katlederek ve bu konudaki bilimsel önerileri de yok sayarak yaşadığımız kuraklığın bir numaralı müsebbibidir iktidar. Kanal İstanbul da Türkiye’nin güvenliğine ve egemenliğine karşı yaratacağı tehdidin yanı sıra, İstanbul ve Marmara Bölgesi’nin doğal çevresine, iklimine ve su kaynaklarına yapacağı tahribat korkunç olacak! O zaman da söyleyecekleri söz; “Takdir-i İlahi” veya “Allah’ın işine karışılmaz” olacaktır.

Dualar Salgına Tavan Yaptırdı!

Camilerimizin hoparlörlerinden KOVİD-19 hastalığından Allah’ın ülkemizi ve insanlığı kurtarması için dua ettirildi. Hem de ilgili yasanın izin verdiği 90 desibellik ses şiddetinin üstüne çıkılarak ve 120 desibeli zorlayan bir güçle! İslam’ın Peygamberi Hz. Muhammed’in ezanın bile doğal insan sesini arttıran boru ile okunmasını yasakladığı halde! Örneğin İran’da camilerin dışına ezan sesi verilmez. Yoksa İranlılar ve Şiiler Müslüman sayılmaz mı? Amaç din değil, din üzerinden istismar, sömürü, halkı kandırmak ve aldatmak! Korona virüsünün durdurulması için devlet eliyle kalabalık halde okutulan duaların bir faydasının olmadığını yaşayarak da gördük. Hastalık tavan yaptı! Halk bu durumu sorgulayıp işe yaramadığını anlamasın diye sessiz sedasız korona dualarını kestiler.

Şimdi de yağmur duası! Keşke bir faydası olsa! Ama olmaz! Olsa, kuraklıktan inim inim inleyen Mekke ve Medine’ye her gün yağmur yağardı! Tabii ki insanlar inançlarına göre Allah’a dua edebilir, yardım isteyebilir ve yakarabilir! Ama bunu devlet eliyle yapmanın anlamı ne? Bugün insanlığın ulaştığı bilinç ve bilgi seviyesi itibarıyla, dualarla yağmur yağmayacağını, doğal afetlerden korunulamayacağını ve salgın hastalıkların def edilemeyeceğini biliyoruz. 

Bir Şey Yapıyormuş Gibi!

Bunu bilmeyen ve anlamayanların başlarının beladan kurtulmadığını da biliyoruz ve yaşayarak görüyoruz! Yoksa devlet eliyle okutulan bu dualar, KOVİD-19 salgını ve kuraklığın ekonomik yıkıcı etkisi altında ezilen, zarar gören ve daha da görecek kitleleri sanki onlar için bir şey yapılıyormuş izlenimi vererek kandırmak ve aldatmak için mi?

E. Büyükelçi Onur Öymen’in Remzi Kitabevi’nden çıkan “Baskılara Direnirken” adlı kitabını okumanızı öneriyorum.