Çevreye korunmasına duyarlı olmak zorundayız…

Abone Ol

Uzaklara gitmeye gerek yok. Şu anda içinde yaşadığımız anormal mevsim değişikliğine bakıp, analiz yapacak olursak, çevrenin resmen insanlara karşı isyan ettiği gerçeği ile karşılaşırız. Eğer, Haziran ayında havalar normalin dışındaysa, yağışlar anormalleşmişse, dolu yağıp, sel baskınları oluyorsa bunun bir nedeni vardır. Kaldı ki, bu anormal durumlar çeşitli felaketleri de getiriyor. Depremler, kasırgalar bunun örnekleridir.

 

Mevsimler değişiyor. Hem öyle değişiyor ki, artık sadece yaz ve kışı yaşamak durumunda kalacağız. Sonbahar ve ilkbahar neredeyse artık tarihe karışmak üzere görünüyor. Çevrenin hızla kirlenmesi, doğanın bozulması, kimyasal atıklarla suların kirlenmesi, dünyayı giderek yaşanamaz hale getiriyor. Bazı bölgelerin de hızla çölleşmeye doğru gitmesi de kapımızdaki en büyük tehlike olarak görülüyor.

 

Bütün bu gerçekler karşısında doğayı ve çevremizi gerektiği koruyabiliyor muyuz? Buna “evet” diyemiyoruz. Çünkü bugün karşı karşıya kaldığımız durum doğayı koruyamadığımızı gösteriyor. Mevsim değişiklikleri, çevre kirliliği, giderek çölleşmeye doğru gidiş, su kaynaklarının azalmaya başlaması, sel baskınları, beklenmedik fırtınalar, depremler, kanser gibi hastalıkların artması doğayı koruyamamaktan kaynaklanan sorunlar olarak karşımızda duruyor.

 

Uzmanlar sürekli olarak dikkat çekiyorlar. Çevre kirliliğine karşı insanları duyarlı olmaya çağırıyorlar. Amerika, Avrupa ve Japonya gibi ülkelerde bu konular artık ders olarak da okutuluyor. Çocuklar bilinçlendirilmeye çalışılıyor. Bütün hedef, gelecek nesiller için yaşanabilecek bir dünya bırakmak ve hızla kirlenen çevre kirliliğinin önüne geçebilmek. Çevreciler de bu konuda etkin çalışmalar yapıyor, bazı etkinliklerle de gelecek nesiller için yaşanabilir dünya için hareket ediyorlar.

 

Biz bu konunun neresindeyiz? Çevre kirliliğinin önlenmesinde ne yapıyoruz? Çevreye gerekli duyarlılığı gösteriyor muyuz? Türkiye’de son yıllarda yaşananlara baktığımızda bu konularda sınıfta kaldığımızı söylemek durumundayız.

 

Yıllar öncesi Rusya çevre uzmanlarının Türkiye konusunda hazırladığı bir raporu okumuştuk. Bu raporda Rus çevre uzmanları “50 yıl sonra Türkiye tam bir çöl ülkesine dönecek. Su sıkıntısı had safhaya varacak” diye yazmışlar. Gidişe baktığımızda bu öngörünün de adım adım gerçekleşmekte olduğunu da görmekteyiz. Bunun önlemini aldık mı?

Aldığımızı da söyleyemeyiz. Hiç kimse şüphe etmesin, biz günü yaşamakla zaman geçirmekteyiz.

 

Dikkat edilecek olursa içinde bulunduğumuz bu yaz, Türkiye su sıkıntısı çekecek. Bazı büyük illerimizde barajlar dolmadı. Su sağlayan kanallar kurudu. Birçok ilde su kesintilerine gidileceği haberleri de veriliyor. Yaz aylarında başlayan yangınlar da ülkemizin hızla çölleşmesinde etkili oluyor. Kimyasal atıklarla nehirler, göller kirleniyor ve yok oluyor. Bilinçli veya bilinçsizce elimizdeki kaynakları adeta yok etme yarışı içinde bulunuyoruz. Bütün bu yok ediliş karşısında ne yapıyoruz, nasıl bir planımız var, nasıl hareket edeceğiz bunları bile bilemiyoruz.

 

Uzmanlar uyarıyor ve diyorlar ki:

 

“Doğada yapılan her tahribat, bir gün doğanın intikamı ile karşılık bulur. Bugün, dağları deliyoruz, ormanlarımızı hızla yok ediyoruz.

Denizleri kirletiyoruz, doğayı kirletiyoruz, bunlar da mevsim değişiklikler, sel baskınları, fırtınalar, depremlerle bizi sarsıyor.

Doğaya verilen her zararın faturası er veya geç insanlığa kesiliyor.

Son 20 yıl içinde dünyada yaşananların önemli bölümünün çevre kirliliğinden ve doğaya verilen zararlardan meydana geldiğini görüyoruz. Bunun için doğanın korunmasında herkesin duyarlı olması kaçınılmazdır.”

 

Türkiye, konum itibarı ile çok kritik bir noktada bulunuyor.

Çölleşmeye, su kıtlığı yaşamaya çok elverişli bir konumdayız. Üstelik deprem bölgesi olarak da eksilerimiz bulunuyor. Çevre korunmasında en çok dikkat edecek, duyarlı olacak bir ülke olarak da öne çıkmaktayız.

Şimdiden içinde bulunduğumuz ve bizi rahatsız eden mevsim değişiklikleri hiç değilse önemli bir mesaj olarak okunmalıdır.